Anasayfa / Blog / 2

Osman Nuri Koçak Kaleminden "Hamza Zindanları Efsanesi" 1. bölüm

Kartap
  • 4 hafta önce
55
image

HAMZA ZİNDANLARI 

Karaman Devleti döneminde hanedandan olanlara hem devlet yönetimi deneyimlerini geliştirmeleri hem de kalkınmayı sağlamak amacıyla bölgeler verilirdi. Bu yerel yapılanmalar genel idare hukuku açısından merkezi otoriteye bağlıydılar. Fakat bölgelerin kendilerine ait vazgeçemedikleri toplumsal ve hukuki konularda özerk bir yapıya sahip olmalarında bir sakınca yoktu. (Evlilik, miras, boşanma, vb. konularda)

Bu özerk bölgelerden birisi olan ve sınırları güneye ve doğuya doğru elli köyden oluşan “Paşabağı” bölgesini kız kardeşlerinden birisi olan Bâlâ Hatun’a verirler.

Eski adı Göves ( Kökes – Güves) olan merkez yerleşke, bir tarafı Paşa Tepesi, bir tarafı Hıdrellez Kayası, bir tarafı Hıdır (Hızır) Kebeni bir diğer tarafı da Yediyer Kebeni gibi sarp kayalıklarla çevrili vadinin ortasında bize cennetten bir kesit gibi sunulmuş güzeller güzeli bir yerleşim yeridir. Göz alıcı güzelliğini bu gün de hâlâ muhafaza eder. Yönetim merkezi olarak Paşa Tepesi denilen yerde muhkem bir konaktı. Ayrıca vadi içinde de bir hükûmet konağı ile askeri garnizon bulunmaktaydı.

Karamanlılar, bin ikiyüzlü yılları başlarında Anadolu’ da görülmeye başlamışlardır. Beyliğin ilk lideri Nureddin Sufi’ yi kurucu olarak kabul etmez isek bile, oğlu Kerimüddin Karaman 1256 yılında resmen beyliğin mülki yapısını ilan etmiştir. Bu tarihi başlangıç noktası olarak alsak bile, onların kesin olarak dağıldığı yıl olan 1487 ye kadar 231 yıl çok geniş bir toprak parçası üzerinde egemen olmuşlardır. Kendilerine ait bayrakları ve mali sikkeleri vardır. Karaman Bey egemenlik ettiği topraklarda kendi adına hutbe okutmuştur. Zaman zaman Osmanlı Devletinin baskıları ile hutbe ve sikke basma ameliyesine ara vermişse de, güçlendiğini hissettikçe bunu yapmıştır.  Osmanlı Beyliği ve Devleti ile Selçuklu Devleti’ nin veraseti konusundaki ihtilafları sonucunda çok uzun yıllar süren yıpratıcı bir mücadele elbette istenmeyen bir durumdur ama tarih kendi koşulları içinde değerlendirilirse daha kıymetli olur.

Yani, bayrağı olan, para basan ve lider adına hutbe okunan bir yere devlet denir de o yüzden ben o nitelemeyi daha uygun buluyorum.

Bir de, 1487 ye kadar onu beylik olarak anmaya devam dersek, asi topluluk suçlamalarını da peşinen kabul etmek demektir. Hâlbuki Karamanlılar Türk’ ün töresini ve birliğini yaşatan ve yaşatmak için çok büyük savaşlar veren bir toplumdur. Bu toplumu devlete başkaldıran başıbozuklar gibi göstermek tarihi yamultmak demektir.

Bu doğru bir yaklaşım değildir evladım. Karaman Devletinin asıl derdi, Selçuklu Devleti’ nin mirasının kendisine ait olduğunun mücadelesi idi. Haksız da değildi. Osmanlı’nın, Söğüt civarında sıkışıp kaldığı uzun yıllarda, Karamalı’ lar, Anadolu’ nun yarısına egemen durumdaydılar. Selçuklu devletinin tüm iradesini Moğollar’ a armağan eden Konya tahtına rağmen işgalcilere karşı çok ciddi mücadeleler vermişlerdi. Bu nedenle de Anadolu’ daki diğer beylikler üzerinde birleştirici ve otoriter bir gücü vardı. Türk diline ve devlet töresine sahip çıkmışlar ve bu nedenlerden dolayı da Türk birliğini sağlamak davasının kendilerine ait olduğunu düşünüyorlardı.

 

EFSANE

Bâlâ Hatun, (İsim, efsane anlatıcılarının dilinde yüzlerce yıl değişe gelen bir rivayetten ibaret olabilir) Karaman Hanedanı içindeki en genç, en alımlı ve çok akıllı Beyhatun’ lardan birisiymiş. Karaman Beyleri tarafından kendisine tahsis edilen, Göves ve çevresindeki bu bölgeyi çok iyi yönetiyormuş. Larende merkezinde oturan ve Karaman Devletinin başı ağabeyi, onun bu adil ve müreffeh bölgesini diğer bölge beylerine örnek olarak gösteriyormuş. Diğer ağabeyleri de kendi hükümranlık bölgelerinden gelerek onun yönetim modelini inceleyip örnek alıyorlarmış.

Bu bölge,  olağanüstü doğal güzellikleri koynunda taşıyan, içlerine doğru seyahat edemez iseniz asla göremeyeceğiniz eski uygarlıkların izlerine rastlarsınız. Uzaklardan baktığınız zaman büyük çoğunluğu uçsuz bucaksız ova gibi görünen bu bölgenin, aslında bir şekilde birbirine bağlanan beş altı adet tektonik vadiden oluştuğunu görürüz. Yani bölge aslında uzaklardan ovaya benzese de dağlık bir bölgedir.  Karaman Beyliği zamanlarında buralardaki orman dokusunun muazzam karaçamlardan ve meşeliklerden oluşan bir okyanus oluşturduğunu bizzat Evliya Çelebi ifade etmiş.

Şimdiki Göves’ in çağlar boyu birçok medeniyeti yaşamış yerleşim yeri birkaç hane dışında terk edilerek, daha yukarılardaki düzlük alanlara taşındığını görürüz. Bu çok iç acıtıcı bir durum olsa da, yapılan bilimsel çalışmalar, kaya hareketliliklerinin verdikleri zararları önlemeye yönelik bir devlet projesi oluşumu sonucunda bir zorunlu taşınma olduğu anlaşılır.

Şayet kısa bir tanıma turu atmak isterseniz Bu günkü, Başharman – Zengen- Köyü yoluna girdiğiniz zaman, geniş oval bir sırt oluşturan Oyuklu yokuşunu bitirdiğiniz an, içinde bulunduğunuz Bozkır’ ın uyuşukluğu ve tekdüzeliğini bir çırpıda silip atan ay gibi bir güzelliğin aniden önünüze fırlayıvermesine tanık olursunuz. Olucak denilen kısa alanda bir varyant oluşturan yoldan yavaş yavaş doğanın keyfini çıkararak inerseniz yolun her iki yakasında da, belki de Karamanlı’ lardan daha eski zamanlara uzanan ancak artık azalmış ve orada burada tek tük kalmış olan muhteşem büyüklükteki meşe ağaçlarını görürsünüz.  Muhtemelen bazıları anıt ağaç statüsüne alınmışlarıdır.  İniş tamamlanır tamamlanmaz birisi güneye bir diğeri de doğuya doğru ilerleyen iki vadi girişi ile karşılaşırsınız.  İleriye giden vadi hemen bir iki kilometre ilerideki Başharman Köyünden sonra o da Güney Doğu yönüne dönerek diğer vadi Göves Vadisi ile neredeyse paralel olarak ve oralarda bazı vadiler ile karışarak başka isimler altında Toros’ ların içlerine doğru yolculuklarına devam ederler.

İki vadi kavşağından doğuya doğru döndüğünüz zaman tabanı geniş, yan duvarları çok da fazla yüksek olmayan ve her iki yakası da meşeliklerle kaplı sade bir güzellik içinizdeki tüm dert ve tasaları arkanızda bırakmanızı sağlar. Bu sade güzelliğin kendine has doyumsuz tadını almayı bilmelisiniz. Ortasında yıl boyu akan küçük bir derenin hayat verdiği küçük ceviz, elma veya çeşitli meyve bahçeleri, sebze ekmek için ayrılmış ve fazla büyük olmayan can toprakların ne anlama geldiğini bilemezseniz bu türden gezilerin lezzetini alamazsınız.

Hele de, bize bu öyküyü bırakan insanlar gibi Karaman Beyhatun’ u Bâlâ Hatun’ un hazin macerasının izini sürmek için yollara düşmüş iseniz, her ayrıntıya daha dikkatli bakar ve her güzelliği beyninize nakşedersiniz.

Üç beş haneden oluşan Aşağı Göves’ in şirin ve güler yüzü sizi fazla oyalamazsa birkaç kilometrelik tadına doyum olmayan bir yolculuk sizi menzile ulaştırmaya yeter. Vadi yukarılara doğru gittikçe daralır ve yan duvarları yükselir. Asıl Göves yerleşkesine doğru ilerlerken, derenin karşı yakası olan kuz yakadan iki adet güçlü su kaynağı dereye güç verir. Bunlardan birisi Oflaz-Alfaz-, bir diğeri de Elverce pınarlarıdır. Her ikisi de şifa kaynağıdır. Kireç taşlarında oluşan bölgenin kayalık yapısının bazı bölgeleri kesme taş imalatı için son derece uygundur. Hatta küçük ölçekli bazı taş ocakları da açılmış ama uzun süre çalıştırılamamıştır. İyi ki de öyle olmuş. Doğal yapıyı tarümar eden bu türden işletmeler, yurdumuzun köşede bucakta kalmış bu güzelliklerini darmadağın etmektedirler.

Evlenmek için sayısız isteyeni varmış ama ağabeyleri onu kimselere vermiyorlarmış. Selçuklu Devleti’ nin yıkılmaya yüz tuttuğu bu dönemlerde, tüm Anadolu’ da en güçlü ve en nüfuzlu beyliğini Karamanoğulları oluşturmuş. Sorun üzerine yukarıda da söylediğim gibi, Karamanoğulları Selçuklu yıkıldıktan sonra devlet olmak için büyük bir mücadeleye girişmişler. Fetihler yaparak sınırları hayli genişletmişler. Böylesine kritik bir büyüme çağında Karaman Hükümdarı olan ağabeyleri, Bâlâ Hatun’ u Adana Bölgesinde hüküm süren bir başka Anadolu Beyliği olan Ramazanoğulları’ nın sarayına gelin göndererek nüfuz alanlarını genişletmek ve Adana Beyliği ile bütünleşmek istiyorlarmış. El altından da bu niyetlerini Adana Beyine iletmişler. Böyle bir niyetlerinin olduğunu Bâlâ Hatun’ a bildirmişler.

Fakat gel de sen deli gönüle anlat. Bâlâ Hatun kendi muhafız birliğinin komutanı Hamza Pehlivan’ a fena halde tutkunmuş. İki cihan bir araya gelse aşkından vazgeçmeye de niyetli görünmüyormuş. Ağabeyleri bu duruma fena halde bozuluyorlarsa da “gelip geçici bir durum olsa gerek” diye kardeşlerine çok fazla baskı yapmıyorlarmış.

Çok geçmeden Adana Beyi, oğluna Bâlâ Hatun’ u istemiş.

Adana Beyi oğlu da, bileği bükülmez, sırtı yere gelmez bir pehlivan, yaman bir savaşçı ve zeki bir komutanmış. Bâlâ Hatun’ un namı yedi düveli sarmış ve destanlara konu olmuş olan güzelliği, yaman savaşçılığı ve keskin yönetici zekâsı, Beyoğlu’ nu çok etkilemiş ve gıyabında onun için yanıp tutuşur hale gelmiş. Babasını sıkıştırıyor ve işin bir an önce çözülmesini istiyormuş.

Baba ise teklif bizzat Karaman’ dan geldiği için çok rahatmış ve oğluna kesin sözler veriyormuş. Tek tedirginliği, Karaman Beyleri’ nin büyük Türk Birliği rüyaları imiş. Çünkü bu durumda varlıklarına ilk son verecekleri beylik, kendirlerinkinin olacağını bilmek için kâhin olmaya gerek olmadığını biliyormuş. Koskoca Selçuklu’ nun mirasını isteyen ve bu uğurda hiçbir mücadeleden kaçmayan Karamalılar, Ramazanoğulları’ ndan haydi haydi hak iddia ederlerdi. Bunun gerekçesi de Adana Sarayı’ na gelen Karamanlı gelin olacağını bilmez mi koca bey Bilir de, Karamanlı’ ya akraba olmak ondan daha büyük bir güvence olduğu için bu teklife sıcak bakarmış.

Nihayetinde, Beyin bu isteği Bâlâ Hatun’ a ulaşınca ağlayarak ağabeylerine yalvarmış, yakarmış, tatlı diller dökmüş, canına kıyacağını söylemiş ve Hamza Pehlivan ile evlendirilmesini istemiş. Ama ne gam! Ha duvar ha ağabeyleri.  Ağabeyleri bu duruma çok şiddetli bir şekilde karşı çıkarak Adana’ ya gelin gitmesi için hazırlıklara başlamasını istemişler. Israr ederse Hamza Komutanı öldürmekle korkutmuşlar kardeşlerini.

Bâlâ Hatun yapacak bir şeyi olmamasının verdiği ıstırapla günlerce deli divane kıvranıp durmuş. Aklını kaybedecek hallere girmiş çıkmış. Bu durumdan nasıl kurtulacağı konusunda o keskin zekâsıyla çözümler bulmaya çalışmış.

En sonunda aklına bir kurnazlık gelmiş. Son bir hamle yaparak durumu lehine çevirmek için Adana Beyoğlu’ na el altından haber ulaştırmış. “Benim isteyenim çoktur. Fakat Karamanoğullarına damat olacak yiğit, talip olanların en yücesi olmalıdır. Madem beni çok istiyorsun, diğer istekliler ile kıyasıya yapılacak bir yarışa girmeni dilerim. Hepsine üstün gelirseniz severek sizi kabul ederim” demiş. “Bu yarışma hem bir fiziksel güç yarışması hem de akıl ve zekâ yarışması olacak. Çeliğine güvendiğin kılıcın, zekâna güvendiğin satrancın yanında olsun” demiş.

Adana Beyoğlu’ nun önceden bir hüsrana hazır hale gelmesini sağlamak istemiş.

Ağabeylerine de,  “Bu Beyoğlu mademki namlı bir savaşçı ve pehlivanmış, Hamza ile yarış tutsun kazanırsa ben Adana’ ya gelin gitmeye razı olurum” demiş. Abileri çok kızmışlar ama gönülsüz bir iş yapmak yerine biraz esnek olmakta fayda var diye düşünmüşler. İşin tatlılıkla ve gönüllü olmasını isteyen her iki taraf da bu öneriyi kabul etmişler. Hele hele Adana Beyoğlu, kendisinden o kadar eminmiş ki teklifin kabul edilmesinde bir an dahi tereddüt göstermemiş.

Büyük bir kervan ve alayiş ile Adana’ dan yola çıkan Ramazanoğulları kafilesi günler süren bir yolculuk sonrasında Karaman’a vasıl olmuşlar. Karaman Beyleri de geniş bir kafile oluşturarak Bâlâ Hatun’ un bölgesine hep birlikte yollanmışlar.

Adana ve Karaman’ dan gelen Kafileler Göves’ in en büyük meydanı olan Hanönü’ nde toplanmışlar. Bir tarafında Süt Çeşmesi, bir tarafında Sancı Pınarı ile şırıl şırıl akan bir derenin iki yakasına toplanan heyetler iki pehlivanın Karaman Kızı için kapışması anını nefeslerini tutarak beklemişler.

Gün gelmiş, saat dolmuş. Adana Beyi tüm ihtişamı ve avanesi ile gelmiş ve otağını kurmuş Avsara’ nın ağzına. Karaman Beyleri kurmuş otağını Süt Çeşmesinin önüne. Adana Beyi’ ni buyur etmişler şölen sofrasına. Yenilmiş, içilmiş, ahaliye ve tüm katılımcılara sofralar kurulmuş, hediyeler verilmiş. Sanırsınız ki, yarış bitmiş de düğün olur. Beyler yarışma konularını ve kurallarını konuşmuşlar enine boyuna ve tebliğ etmişler bu kuralları hakemlere.

Sabah olmuş vakit kuşluğa evrilmiş. Hakemler ortaya gelmişler ve yarışma konuları ile kurallarını kösler, davullar eşliğinde ilan etmişler âleme.

Ey! Ahali!

İlk gün yerden yük kaldırma veya köklü olarak ağaç sökme gösterisi ve güreşler yapılacak. Yani kuvvet mücadelesi olacaaak!

İkinci gün de kargı ve ok atma ile kılıç kalkan yarışları, yani savaş oyunları mücadelesi yapılacaaak!

Üçüncü gün ise dünyanın tartışmasız en güçlü zekâ oyunu olan satranç yarışması yapılacaaak! Duyduk duymadık demeyiiin!

Yarışların süresi akşam ezanına kadardır. O zamana dek uzar ise ondan sonra yarışlar devam etmeeez!

Haydi yiğitler meydan siziiin! demişler ve alana Adana Beyoğlu ile Hamza Pehlivan gelmişler. Bir birleri ile göğüslerine sertçe vurarak kalp selamı ile selamlaşmışlar. Başarı dilediler ve yerlerine çekilmişler.

Hakemler, kuradan birinci sıra çıkan Beyoğlu’ nu sahaya davet etmişler. Beyoğlu, hemen meydanın bitişiğindeki sulak alanın içinde gökyüzüne ulaşmak için birbiriyle yarış eden selvi kavaklardan birisini şaşkın ve hayret dolu bakışların önünde yerinden köküyle birlikte sökerek Hıdrellez Kayasına doğru bir mızrak gibi fırlatmış. Kayadan gelen çarpma sesi herkesin tüylerini ayağa kaldırmaya yetmiş. Söktün söktün de yerden, bu ne acı bir kuvvettir ki, bu mesafeden neredeyse kakayı yerinden oynatacak bir güçle nasıl fırlattın onu? Ustalıkla yapılmış bir kargı gibi…

Bu tevatür güç karşısında herkesin ağzı açık kalmış.

Hayret ve övgü nidaları göğe ulaşmış.

Hamza’ nın böyle bir işi yapamayacağına dair bahse girenler olmuş?

Hamza Pehlivan çağrılmış meydana.

Hamza’ da yaradana sığınarak aynı kalınlıkta bir kavak ağacını sökerek aksi istikametteki Paşa Tepesine doğru mızrak gibi fırlatmış. Mesafenin Adana Beyoğlu’ nun fırlattığı kayadan biraz daha fazla olmasına rağmen, koca kavak bir mızrak gibi çakılmış dağın böğrüne de çıkardığı sesler yerinden hoplatmış birçok yüreği.

Aynı hayret nidaları onun için de yükselmiş göklere. Orada bulunup da bu tarihi ana tanıklık eden cümle âlem her iki pehlivanın esenliği için dua etmişler.

Kuvvet yarışması berabere sayılmış.

Çağrılmışlar Hanönü’ nün yem yeşil çimenlerinin üzerinde önceden hazırlanan güreş meydanına. Çıkmış iki yiğit öğle üzeri çayırlara, bahar güneşinin tatlı sıcağında. Tutuşmuşlar ki bir güreşe ne bitecek ne de tükenecek gibi görünüyormuş.

Saatler saatleri kovalamış. İki koca çınar gibi bir birlerinin üzerine saldıran pehlivanlar ne karşısındakini bozgun edebilmişler ne de kendileri pes etmişler. Seyredenler yorulmuşlar, bitkin düşmüşler alkışlamaktan, bağrışmaktan da o iki granit gibi yiğit yorgunluk emaresi göstermemişler bir türlü. Ama her vaktin sonu var. Gün olmuş akşama dayanmış. Hakemler bunu da berabere sayarak o günkü yarışmaya son vermişler.

Akşam olmuş çökmüş bir kasavet Göves’ in dağlarına, bayırlarına. Hamza’ nın da, Beyoğlu’ nun da yürekleri rahat değilmiş ilk gün sabahki gibi.  Anlamışlar bir birlerinin gücünü de, girmiş yüreklerine derin kuşkular.

Bir türlü uyku tatmayan Hamza Pehlivan, garnizonun hemen üzerindeki büyük bir kaya çıkıntısının üzerine çıkmış da gecelerin ilerlemiş saatinde, dinlemiş bir iyice dört bir civarı. Zamanında bir keskin bıçak ile ortadan yarılarak iki yaka haline getirilmiş gibi duran ve bir yakasında gördüğünüz izlerin aynısının öte yakasında da olan bu cihan güzeli vadi, artık ona beklediği bir sesi ve bir umudu bir türlü göndermiyormuş. Senelerdir güvenliğini sağladığı, her karış toprağında ayak, her pınarında dudak izleri bulunan bu vadi, ona vereceklerini sanki tüketmiş gibi kapkara bakıyormuş yüzüne. Ne bir ışık ne bir nefes…

Başını göklere çevirmiş ve “medet ya rab’” diye dua etmiş ama gönlündeki pusu bir türlü dağıtamamış.

“Allah’ ım ne yaman bir yiğit çıktı bu Beyoğlu” dedi kendi kendine.

Bal damlasından kıymetli olan uykuya varamadan etmiş sabahı koca pehlivan. Olur mu hiç dinlenmeden, kazanılır mı bu yarışlar yorgun, argın? demiş ama gözüne de gönlüne de anlatamamış bütün bunları.

Gün döner, vakit gelir gene…

Hakemler gelir ortaya, toplanı mahşeri kalabalık kenarlara dünden daha ziyade…

Dikilmiş elli metreye gönden boyanmış levhalar. Yapılmış içine daireler ve çakılmış bir tahta parçasına iyice. Hakemler bölüştürmüşler hedefleri, “şu senin şu senin” diye ve koymuşlar önlerine onar adet ok. Öyle germişler ki kirişleri ahilerce yapılmış yaylarını, öyle gözlemişler ki hedeflerini en küçük bir rüzgâr esintisini dahi hesaba katarak. Salmışlar bir bir hedefin üzerine. Her yay gerildiğinde çıkmazmış onca ahaliden tık nefes, her ok uçtuğunda hedefe doğru, tüm ahali ayakta beklermiş ok hedefe vuruncaya dek. Hep bir ağızdan çıkan avazlar onlarca kez gider gelirmiş Paşa Tepesi ile Hıdrellez Kayası’ nın arasında hedef vurulduğunda…

Sanırsınız ki asırlar gerisinden Oğuz’ un Babası Mete Han’ ın ıslık çalan okları ve onları görünmez hedefleri görünür yapan efsane okçuları bu gün burada zuhur etmişler, Beyoğlu’ nun ve Hamza Pehlivan’ ın cisminde.

Oklar bitmiş, hakemler varmışlar hedeflerin başına. Saymışlar sayım sayım. Ölçmüşler kıyım kıyım. Bulamamışlar birisini diğerinden üstün kılacak bir tek ölçü. İlan etmişler sonucu;

Adana Beyoğlu doksan, Hamza Pehlivan seksen sekiz. Kıl payı. Kimseye yetmeyeceği belliymiş sonucun.

Gelmiş sıradaki kargı yarışlarına sıra. Binmişler iki küheylana yarışmışlar son hızla giden atların üzerinde, savurmuşlar beşer adet kargıyı hedeflerine doğru.

Saymışlar hakemler, kılı kırk yarmışlar ama puanlarda yokmuş gene belirgin bir üstünlük. Bu defa da Hamza Pehlivan gelmiş beş puan üstün.

Bu durumdan en çok hoşnut olmayanlar Adana ve Karaman Beyleriymiş. Bu Hamza hiç umulmadık bir başarı gösteriyormuş. Ya bir de kazanırsa? Dünya ortadan yarılsa bile buna razı görünmüyorlarmış. Hamza’ da, Bâlâ’ da bunu hem bilir hem de hissederlermiş ama ne yapsınlar ki ellerindeki tek kozu oynamak zorundalarmış.

Gelmiş sıra kılıç kalkan yarışmalarına.

Hamza kuşanmış Asker giysisini, Beyoğlu giyinmiş, beylik elbisesini, takmışlar kollarına Türkmen kalkanlarını, almışlar ellerine Ahi Evran kılıçlarını. Çıkmışlar meydana, vermişler selamlarını kalkanlarının kenarlarına vurarak kılıçlarının tersini. Hakemlerin işareti ile Ya!  Allah! Ya Pir! diyerek kükremişler ki sanırsın iki dağ aslanı. Kavuşmuşlar bir birlerine Hıdrellez Kayası ile Paşa Tepesi bir birine girdi sanmış seyredenler. Kalkanlar parçalanmış, kılıçlar bir birini döğmekten kızılca alevler çıkarmışlar, saldırılar esnasındaki naraları duymamaları için kocaları hamile kadınları evlerine yollamışlar da iki yiğitten bir tanesi pes dememiş. 

Kalkanlar yenilenmiş, kılıçların ağızları dönmüş testereye, göğüsler benzemiş ateşçi körüğüne, nefesler körüğün sesine ama bir adım geri atmamışlar ikisi de. Atılan naralar, alınan nefesler yakmış taze gelinlerin yüreklerini ve dahi Bâlâ Hatun’ un. Ağlamışlar perdelerin arkasından sicim sicim her iki pehlivana…

Özellikle de Hamza’ ya.

Gene vakit dolmuş ve akşam olmuş.

Kafa kafaya vermiş hakemler ve ilan etmişler sonucu.

“Berabere!”

Kucaklaşmış yiğitler bir birleriyle ve yollanmışlar istirahatlerine. Yarın, tarihin icat ettiği en keskin zekâ oyunu satranç ile kozlarını son kez paylaşmak üzere çekilmişler yuvalarına. Onca kalabalık yer iel yeksan olmuş sanki de çıt kalmamış etrafta. Kimse yiğitlerin dinlenmelerine engel olacak bir şamataya meydan vermemek için sessiz bir bekleyişe çekilmişler. Bey otağları da aynı duygularla sessiz sedasız açıvermişler kapılarını karanlıklara. 

Ama ne olursa olur bilinmez, Hamza Pehlivan, yarışmalara devam edemeyeceğine karar vermiş. Adana Beyoğlu’ nun yenilemeyeceğine olan inancından mı, yoksa ne yaparlarsa yapsınlar beylerin kendi aralarındaki kavillerini bozmayacaklarını ve sonuçta Hamza’ yı yok edeceklerine dair kanaatlerinden mi bilinmez ama Hamza bu fikrini Bâlâ Hatun’ a açmış.

Bâlâ Hatun’ da aynı fikirdeymiş.

O gece birlikte kaçmaya ve izlerini kaybettirmeye karar vermişler. Mahşere kadar birlikte olacakları, şanın şöhretin olmadığı sade bir yaşama açmışlar kucaklarını.

Kaçmışlar da.

Fisandon Deresi boyunca rüzgâr gibi at sürmüşler ve hayli ilerlemişler. Ancak bunları göz hapsinde tutan ağabeyleri olayın farkına çabuk varırlar ve hemen arkalarından bir birlik çıkarırlar. Fisandon Köyüne birkaç kilometre uzakta olan ve şimdi neredeyse tamamı baraj altında kalan mağaralarda onları kıstırırlar.

Kısa bir süre soluklanmak için mağaralara sığınan Bâlâ Hatun ve Hamza Pehlivan’ a teslim olmaları için çağrılar yapılmış defalarca. Onlar da kıymak istemiyorlarmış Hamza gibi bir cana. Ama beyler emir vermiş, ölü ya da diri Hamza gelecek diye. Bâlâ Sultan sağ getirilecek…

Mağaraların önünde yaman cenk olur. Bâlâ Hatun, Hamza Pehlivan ile sırt sırta vererek öyle bir savaşırlar ki akan kanlar oluk olur dereye ulaşır. Bir bölük asker daha yetişmiş arkalarından takviye olarak

Her tarafından yaralar alan Hamza Pehlivan artık savaşacak gücü kalmayınca ve tanlar ağarıp gece güne dönmeye meylettiği anlarda yere kapaklanır ve kıskıvrak yakalanmış. Askerlerin yaralamamak için özen gösterdikleri Bâlâ Hatun’ da çaresiz teslim olmuş.

Cenk yerine gelen Sultan ve Beyler Hamza’ nın yüzüne tükürmüşler. “Ekmeğimizi yedin, çanağımızı pisledin” diye intizar etmişler. Bâlâ ise Hatun ahiretlik aşkının yok oluşunu feryatlar ve gözyaşları içinde cayır cayır yanarak çaresizce izlemiş.

Yakın zamana kadar kayalıklarda mağara olarak içinde oyunlar oynadığımız ama yol genişletme çalışmaları sonucunda yıkılarak yok edilen ve Karaman’ ın Güneyindeki Dağ Lokantası’ ın hemen altında yer alan mağara zindanlarına onu kapatırlar. Başına nöbetçiler dikilir bölük bölük. Çünkü Karaman ve civar ahali Hamza Pehlivan’ ı çok severmiş. Ne yapıp edip onu kaçırırlar diye asker sayısını ona katlamışlar. Kendi garnizonundaki asker ve subayları çok tallamışlar onu oradan kaçırmanın yollarını aramışlar ama Karaman Beyi işi çok sıkı tutmuş.

Yaraları tedavi edilmeyen ve aç susuz bırakılan, bir zamanlar genç erkeklerin kendilerine örnek aldıkları ve kızların rüyalarının süsleyen Hamza Pehlivan, yaralı bir aslan gibi kendi yaralarını yalayarak kıvrana kıvrana kırk gün kırk gece dayanır ve sonunda ölür.

Kadir bilir Anadolu ve Karaman Halkı bu zindanlara ondan sonra Hamza’ nın Zindanları derler.

Bizler bu zindanları gördük, öyküsünü de ben duydum ve yazdım. 1971 yılında, Turizm Derneği adına basılan bir broşürde Karaman Efsaneleri diye yayınladık. Çeşitli yazarlar buradan alarak bazı küçük değişikliklerle yayınladılar. Hiç birisine engel olmadım. Hatta memnun oldum.”

 Osman Nuri Koçak