1

SON KARAMANOĞUL’LARI “MANÇO KARDEŞLER”

FacebookTwitterGoogle+WhatsAppPaylaş

SON KARAMANOĞUL’LARI “MANÇO KARDEŞLER”
Yazıların başlangıcında kullanılan klasik bir cümle vardır ya; Bende öyle başlamak istiyorum yazıma.
“Sabahleyin  çalan kapı,bir güzelliğin habercisi idi sanki” Evet benim de öyle oldu.Sabah kalktığım zaman güne başlamadan önce yaptığım işlerden birisi,bilgisayarıma gelen elektronik postalara bakmak,onları incelemek,gerekirse yanıtlamak olmaktadır.Tek benim değil,son dönemlerde çok fazla kişinin uyguladığı bu alışkanlık çağımızın gereği olarak karşımıza çıkmakta,yaşamı kolaylaştıran en önemli uygulama olarak,hepimizin beğenisini kazanmaktadır.
Gelen onlarca posta arasında (çoğu banka ve mağazalar) gözüme takılan tek bir başlık oldu.Postayı gönderen KTSO personeli,Karaman ve Karaman Kültürüne duyarlı Metin  Bostan Kardeşimizdendi.”Başkanım,benim ilgimi çekti,bir de siz incelermisiniz”İletinin başlığı bu şekilde idi.Ekte ki belgenin başlığı ise;KARAMAN DEĞİL,CARAMANY..

1.2

Ve yazıyı aynen sizin yaptığınız gibi bir çırpıda okudum.Türkiye’nin en büyük sanatçısı Barış MANÇO ve Ağabeyi Savaş MANÇO Karamanoğulları’nın en son torunları idi.Çok etkilendim ve altında ki yorum kısmına,yazınının güzelliği ve Karaman’a olan ilgilerinden dolayı teşekkür yazısını yazmayı hiç geciktirmedim.
Yanıt verme nezaketini anında gösteren Savaş MANÇO, bununla da kalmayıp,Karaman tarihine ışık tutacak çok önemli bilgileri bizimle paylaşma inceliğini de göstererek gerçek bir Karaman’lı olduğunu kanıtladı.Kendisine çok teşekkür ediyor,yazısını aynen yayınlıyorum;
Sevgili Riza Bey;
Size de günaydın. Sizle tanışmış olmaktan mutluluk duydum. Bahsettiğiniz sevgili Mehmet Aydoğdu benim de dostumdur ve1963 yılından beri oturduğum Liège belediyesinin Belediye Meclisi Üyesidir. O zaman izninizle Karaman’nın gönlümüzdeki  (çoğul yazıyorum zira Barış’la en çok şakalaştığım ve ona takıldığım konu şu idi: “Sen bir halk çocuğu olarak ve halkımızın sayesinde , ilerde, Cumhurbaşkanı olabilirsin ama hiç bir zaman Karaman Beyi olamazsın: Ağabey olarak beylik benim hakkım!..) yerini kısaca (ama aslında uzunca!..) size anlatayım:
20130214 MANÇO’LARIN ÖYKÜSÜ – Telefonu 2 numara olup ta onu kullanamamak – 4 Mayıs 1959 günü yitirdiğimiz babamız Hakkı Manço’nun elinde eski Türkçe bir aile ağacımız vardı ve arada sırada bunu gösterip ailemizin tarihini bizlere anlatırdı. Aradan geçen yıllar içinde 1961 yılında annemizin, 1962’de kızkardeşimizin evlilikleri ve 1962’de benim, 1963’te de Barış’ın Belçikaya göçümüz sırasında bu çok kıymetli belge de maalesef kayboldu. Babamızın anlattığına göre İbrahim bey 1424’te Karaman (Latin’ce Caramania) beyi olur. 1464’te vefat ettiğinde ardında 4 oğul bırakmıştır: İshak, Kasım, Pir Ahmet ve Osman. 3 ağabeyinin yetişkin olmalarına karşın Osman o gün henüz 10 yaşındadır. Kasım bey, Fatih Sultan Mehmet’in küçük oğlu ve II. Beyazıt’ın kardeşi Cem Sultan’ın en yakın arkadaşıdır ve onu Vatikan sürgününde de yanlız bırakmaz. Cem Sultan’ın Papalık’ta, bir söylentiye göre Lükres Borjiya, başka bir söylentiye göre de hizmetinde çalışan berberi tarafından usturasına sürdüğü ilaç ile zehirlenmesinden sonra Fransa’ya geçen Kasım bey silahının gücüyle yaşamını sağlar ve soyluluğunu korur. Bugün gerçi Güney Fransa’da, Doğu Pirene’lerde
şarapçılık ile geçinen Caramany adlı bir köy varsa da, Karaman silahşörleri, biraz da “göçmen” olduklarından ve “hristiyan asıllı” olmadıklarından olsa gerek, “Bey – Prens, Dük. Kont, Marki” gibi soyluluk ünvanlarını taşımış olsalar bile genelde “fakir soylu” kalmışlardır. 17’nci yüzyılda ise bir Caraman Prensi zengin bir Chimay Prensesi ile evlenir ve bundan böyle Caraman-Chimay Prensliği olarak günümüze kadar devam eder. Bu adı taşıyan büyük şato şimdiki Belçika’nın güneyinde, Fransa sınırı yakınındadır ama şatoda kimse 1500 yılından önceki tarihleri hakkında bilgi verememektedir: sanki islam geçmişlerini saklamak istiyorlarmış veya zamanında bu onlara yasaklanmış gibi!.. Gelelim geride kalanlara: İshak bey 1465’te vefat eder. Fatih’in veziri Gedik Ahmet Paşa 1471’de Karaman beyliğinin güney vilayetlerini alır. O zaman 17 yaşında olan Osman bey de Alanya’da esir düşer ve Gedik Ahmet Paşa’dan aman dileyerek Osmanlı hizmetine girer. Fatih Sultan Mehmet’te Osman beye, bugün Arnavutluk ve Makedonya sınırları içinde bulunan, Vardar nehrinin güney-batısındaki o zaman Serfice denilen bölgede (yani katiyen Selanik değil ama keşke olsaydı: böylece ulu Önder’imizle hemşehri olurduk!) 1000 sipahilik bir uçbeyliği bahşeder. Böylece 1471 yılında, Karaman zade Osman bey ve ahfadının 4 asrı aşan sürgünlük süreci başlar. Karamanzade Osman bey gençliği ve iyi davranışlarıyla bölgede sempati topladığı için Ailenin adına, yerel bir sevgi eki olan “ço” gelir: pehlivan Kel Aliço’da olduğu gibi. Karamanzade Osmanço beyden sonra aile Karamanço zadeler diye anılmaya başlar.

1875 Yugoslav isyanlarında, yani sürgünlüğün tam 404’üncü yılında, o zamanın Karamanço zadeleri, yanlarında 2 oğulları Abdi (4) ve Avni (2) ile, dedelerinden kalan zenginliklerden kaçırabildiklerinle İstanbul’a göçederler. Abdi bey Mekteb-i Mülkiye’de (şimdiki Ankara üniversitesinin Siyasal Bilgiler Fakültesi, Cumhuriyet’ten önce Istanbul’da idi) okur. Sınıf arkadaşı Macit bey (daha sonra en son Osmanlı Büyük Filistin eyaleti Genel Valisi olan Macit Paşa’dır. 1989’da gittiğim Suudi Arabistan ve Arap emirliklerinde, Macit Paşa’nın küçük yeğeniyim dediğimde büyük itibar görmüstüm: 1918’deki Osmanlı Büyük Filistin eyaleti hemen hemen bugünkü bütün Arap yarımadasını kaplıyordu) İstanbul’lu ve Osmanlı sarayına yakın bir ailenin oğludur. Konaklarında karşılaştığı, Macit beyin en küçük kızkardeşi Nimet hanıma (Barış’ın “Gülpembe” ve “Süper Babanne” şarkılarının ilham kaynağı) aşık olur ve onu ağabeyinden ister. Apti bey ile 1881 doğumlu Nimet Hanımın aralarında 10 yaş vardır. Böylece Karamanço zade Mehmet Abdi bey, zamanın Esvapçıbaşı’sının kızıyla evlenir. Apti bey eğitimcidir: İstanbul’da 2 özel lise (birinin adı “Hadika-ı meşveret, diğerini maalesef unuttum) kurup işletmiştir. Bu arada servetini toprağa yatırır ve Kadıköy’de, Kuşdili deresinden bir yanda Göztepe tren istasyonuna, öte yandan da eski sarayın duvarına (Fikirtepe’sinin Kuzey – Kuzeydoğu arkası) kadar gelen geniş araziyi satın alır. Dede’mizin Gülpembe’ye dediğine göre toprakları 6 göbek ahfadına yetermiş ama Doğu illerimizde 20 köprü yapmak üzere Devlet’e karşı yükümlenen 2 inşaat mühendisi arkadaşı işlerini bitiremeyip iflas edince, bütün toprak varlığı ile onlara kefil olmuş olan babamız, bütün topraklarımızı yitirmiş oldu. Bu acı sonuç ta zaten bir kaç ay sonra (4 Mayıs 1959) babamızı beyin kanamasından aldı, götürdü. Bu olayı yakından yaşayan bizler “Kefâlet” sözcüğünden umacı gibi korkar olmuş idik. Bilhassa parasına çok bağlı olan Barış, kimseye borç vermemeye ve kefil olmamaya yeminli idi. Bugün ailemizin yitirdiği bu topraklarda yaklaşık 5 – 600.000 kişi yaşıyor. O bölgede bulunan Abdi bey, Hakkı bey, Hilmi bey, Nezih bey ve Mançolar sokakları, 1940 – 1945 arasında arazide yapılan ilk parselleme çalışmalarından kalmadır). Gelelim bizim yeni evlilere: başlangıçta Kızıltoprak’ta, tren yoluna ve köprüsüne bitişik bir köşkte, daha sonra da Ziverbey yolunda, kendi toprakları üzerinde yaptırdıkları beyaz boyalı büyük köşkte yaşarlar. Evliliklerinden 8 çocuk doğar ama 1913’de, Abdi bey’in vefatında ancak 4’ü hayattadır: sırasıyla Raife hanım (1897), İsmail Hakkı (babamız, doğumu İstanbul 1901), Hilmi (1903) ve Nezih (1906) beyler. Nezih beyin kız ikizi Nezihe bebek te dizanteriye kapılıp 6 yaşında (1912), babasından 1 yıl önce yaşama veda etmiştir. Babaannemizin 17 yıl kadar süren ama çok mutlu evliliğinden kalan en güzel ve en gurur duyarak anlattığı anısı, telefonun İstanbul’a ilk gelişidir: Gülpembe bize “evimde telefon vardı ama kullanamıyordum” derdi. O zaman İstanbul’a 3 numara vermişler: 1 Saray’a, 3 Başnazıra (şimdiki Başbakan), 2 ise Karamanço zade Abdi beyin evine: “telefonu kaldırdığımda ya Padişah’ın sarayıyla ya da Başnazır’ın köşküyle konuşmak zorundaydım!” derdi ama 2 numaranın kendi evinde olmasından da müthiş gurur duyardı… İsmail Hakkı ve Hilmi beyler, babaları Apti beyin sağlığında tam birer Bey oğlu gibi yetiştirilmişlerdir öyle ki her birinin çocukken atları ve seyisleri bile olmuştur. 1914 başında ise İsmail Hakkı beye verem teşhisi konur. Dul ve 4 evlat acılı anne hemen kararını verir: o zaman verem tedavisi sadece İsviçre’de, o da çok az garantili olarak yapılabilmektedir. Böylece İsmail Hakkı bey henüz 13 yaşında bir çocuk iken, dilini bilmediği bir ülkeye ve yanlız başına, meşhur Orient Express’e bindirilerek yollanır. Zaman, Birinci dünya harbinin başlamasına rastlamaktadır ve birbirlerine düşman devletlerin çocuklara bile casusluk yaptırdıkları zamandır. İsmail Hakkı bey ise ilk defa gördüğü istasyon isimlerini günlüğüne yazmaktadır. Bu yüzden Macaristan’da tutklanır ve 3 gün sorgudan sonra suçsuzluğu anlaşılır, serbest bırakılıp başka bir trenle yeniden İsviçre’ye yolcu edilir. İsviçre’de, Mondorf sanatoryumuna geldiğinde doktorlar onu oradan kovalarlar: “oğlum, sende bağırsak şeridi var. Burada kalırsan gerçekten vereme yakalanacaksın!” diye… Ama bu arada harp te başlamıştır. 1914 – 1918 arasını ve arkasından gelen Kurtuluş savaşımızı babamız İsviçre’de “enterne” olarak geçirir ve 1924 yılında ülkesine; gencecik, yepyeni Türkiye Cumhuriyetine; Almanca – Fransızca – İngilizce konuşan, Lozan yüksek ticaret okulu diploması sahibi, 23 yaşında bir yetenek olarak döner ve hemen Ziraat bankası İzmir müdürlüğüne atanır. İsmail Hakkı bey giderek aynı bankanın Genel müdürlüğüne kadar yükselir. Buna paralel olarak yurdumuzda Köy Kredi Kooperatifleri’nin ve Umumi Mağazalar’ın kurucusu olmuştur. İkinci dünya savaşı başladığında da, kendi isteğiyle serbest meslek sahibi olmuştur. Ancak 6 yıl süren genel savaşın ve onun arkasından yaşanan güç yılların içinde girdiği işler ters gitmiş ve yukarda yazdığım gibi aile zenginliğini elden çıkartmak zorunda kalmıştır. 4 Mayıs 1959 günü onu yitirdiğimizde, Kadıköy, Karacaahmet kabristanındaki aile bahçemizin dışında, bir karış toprağımız kalmamıştı.
Bu arada Cumhuriyetimiz tüm eski asalet unvanlarını yasaklamış ve Karamançozade’nin “zade” kuyruğu gitmiş. Soyadı kanunu çıktığında da, kara sözcüğünü sevmeyen babamız, Karamanço’nun “kara” başını (kellesini !) kesmiş ve sonuçta soyadı olarak sadece “Manço” sözcüğünü benimseyip almış.
İşte böyle sevgili Hemşehrim!..
Bugünkü tanışmamız anısına, 1992 yazında geldiğim Karaman’da çektiğim ve adını “Dedelerimizin evi Karaman kalesi” koyduğum resmi paylaşıyorum. Bilmek istediğim bir konu var aslında. Rica etsem belki sizin yardımınızla yanıtına erişebilirim : Acaba Karaman Beyliğinde bayrak kulanılıyor muydu? Yanıt olumlu ise bir örnek veya örnekler bulma olasılığı var mı?
Bana yazdığınız için teşekkür ederim.
Sevgilerimle
Savaş Manço

Rıza DURU

Yorum Yapın